Dağ: Mehmet Hayri Durmuş’un geleneğinden geliyoruz

35 yıl Türk zindanlarında kalan Mehmet Dağ, “Mehmet Hayri Durmuş’un geleneğinden geliyoruz. Şehitlerimize, şehitlerin sözlerine bakacağız. Zindanda tutulmuş olabiliriz ama bugün ne yapıyoruz, ona bakmamız lazım” dedi.

“Bazen 35 yıl cezaevinde yatmışım, demekten sıkılıyorum” diyen Mehmet Dağ, “İki defa düşman tarafından yakalanmışım. Bunun övünülecek bir tarafı yok. Bugün ne yapabilirim, gücüm denir, ne kadarını kaldırabilirim, ona bakarım. PKK, bir okyanustur. Onun içine bir damla olabilecek miyim? Benim için temel soru budur” diye konuştu. 


Mehmet Dağ, henüz lise yıllarında Apocularla tanıştı, Batman’da Mazlum Doğan’dan Kurdistan tarihi dersini aldıktan sonra PKK’ye katıldı. 12 Eylül sürecinde Amed’deki zindan vahşetini yaşadı. 1985’te tahliye oldu, 1991’de tekrar tutuklandı. 31 yıl Türkiye’deki farklı zindanlarda kaldı. Mehmet Dağ ile yaşamı, mücadeleye katılımı, Mazlum Doğan, Kemal Pir, Mahsun Korkmaz ile tanışması ve onların kendisi üzerindeki etkisi, zindan yaşamı üzerine konuştuk.

Öncelikle biraz ilk dönemden başlayalım; ne zaman, nasıl katıldınız?

Urfa/Siverek’te 1962’de doğdum. İlk okulu Siverek’te bitirdim. O dönemde yatılı öğretmen okulları vardı, öğretmen okulunu kazandım. Öğretmen okuluna gittikten hemen sonra siyasal yaşamla biraz erkenden tanıştım.

O dönemin koşullarında birçok siyasal örgüt bulunuyordu. Bu örgütler arasında çatışmalar, çekişmeler vardı. Ben de o süreç içerisinde erken yaşta sosyalizm fikriyle tanıştım. Bu tanışma ardından da Kawa’ya katılmıştım. O dönemde Üç Dünya üzerine bizim okulda bir seminer vermiştim. Seminerden ziyade aslında ezberlediğim konuyu tekrar etmenin ötesinde bir şey değildi fakat okul içinde ön plana çıkmama neden olmuştu.

APOCULARIN OKULDAN SÜRGÜN EDİLMESİ

O dönemde Apocu arkadaşlar da okulumuzda bulunuyordu. Çalışmalardan dolayı bazı arkadaşlar farklı yerlere sürgüne gönderildi. O zaman ben kendi kendime sorular sormaya başlamıştım; ben burada seminer veriyorum, vermiş olduğum seminerden dolayı takdir kazanıyorum fakat bu arkadaşlar Kurdistan adına birkaç söz söylediklerinde sürgün ediliyor. O zaman ya ben yanlış yoldayım ya da bu arkadaşlar yanlış yoldalar? Kafamdaki bu çelişkiler gittikçe yoğunluk kazanmaya başlamıştı. Bu anlamda Apocu arkadaşlarla ilişkilendim.

Çok iyi hatırlıyorum, 77 sonlarıydı, 78 başlarıydı. O zaman Mazlum Doğan arkadaş Batman’da Kurdistan tarihi üzerine seminer verecekti. Arkadaşlar da beni Batman’a göndermek istiyordu. Ben de Batman’a gittim. Mazlum arkadaşın seminerini dinledim. Tabii o semineri dinledikten sonra, artık kesin kararımı verdim. Apoculara katıldım.

O GÜNDEN BERİ ÖĞRENCİSİ OLMAYA ÇALIŞIYORUM

Mazlum Doğan ile ilk karşılaşmanız nasıldı? Sizi nasıl karşıladı?

O zaman ben Batman’a gittiğimde, işte beni götüren, iki gün misafir eden, kenti gezdirip tanıtmaya çalışan arkadaşlarım, kendi faaliyetlerini anlatmaya çalıştı fakat o döneme kadar Mazlum arkadaş ile daha karşılaşmamıştım. LİS-DER diye bir dernek vardı, ilk defa Batman’da kurmuş olduğumuz derneklerden biriydi. Aslında ben o döneme kadar derneğe, dernekçiliğe Apocuların karşı olduğunu düşünüyordum. Batman’a gittiğimde şunu gördüm; işte LİS-DER var, Mazlum arkadaş geldi, yaklaşık 50-60 kişi çeşitli yerlerden gelmişlerdi. Genelde Batman gençliği vardı. Biz küçük tabureler üzerine oturmuştuk, küçük iskemleler vardı. 60 kişi oturmuştu, Mazlum arkadaş da küçük bir sehpanın arkasına gelip oturdu. Böyle seminer başladı.

Tabii seminer başladığı zaman herkes büyük bir dikkatle dinliyordu fakat Mazlum arkadaşı ilk defa gördüğüm için isim olarak Mazlum olduğunu bilmiyordum. İşte o esnada tanıştık. Konuşmasında biraz kekemelik vardı ama oldukça etkili bir dili vardı. Hakimdi. Yani ben şunu belirtmek istiyorum; gerçekten aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen o dönemde Mazlum arkadaşın vermiş olduğu seminer hala zihnimde çok canlı duruyor. Halbuki bugüne kadar Kurdistan tarihi üzerine onlarca, yüzlerce kitap okudum. O okuduğum kitaplar elbette beni bilinçlendirdi, onlardan daha fazla şey öğrendim ama Mazlum arkadaşın o anki seminerde vurguladığı şeyler hala zihnimde tazeliğini, canlılığını koruyor. Yani aslında bu neyi gösteriyor? Mazlum arkadaşın hitabet gücünü, hakimiyetini, yine anlatma yönteminin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

Seminer bittikten sonra Mazlum arkadaşla o zaman oturup tanışabildik, konuşabildik. Mazlum arkadaş daha çok nereden geldiğimi merak ediyordu. Ben Dicle Öğretmen Okulu’ndan geldiğimi söyleyince oradaki durumu anlatmamı istedi. Oradaki gelişmelerin ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Fakat ben genel durumu izah etmeye çalışırken; o “İşte çalışma tarzınızı bu yöntemle geliştirirseniz gençleri daha fazla etkileyebilirsiniz. Yani hem ajitasyona hem bilgiye hem bilimsel düşünceleri birlikte özümsemeye çalışın ki etrafınızdaki kitleleri etkileyebilesiniz” diyordu.

Çok ilgiliydi, çok canlı, nasıl söyleyeyim, anlatırken insanları heyecanlandıran bir özelliği vardı. O zaman Mazlum arkadaşla tanıştım. O günden bugüne de Mazlum’un bir öğrencisi olmaya çalışıyorum tabii.

KEMAL PİR VE MAHSUN KORKMAZ İLE TANIŞMA

Daha sonra bir zindan deneyiminiz oldu, ancak ona geçmeden önce Kemal Pir ve Mahsun Korkmaz ile nasıl tanıştınız?

Hareketimizin 79 döneminde Siverek’te Mehmet Celal Bucak eşkıyalığına karşı başlatmış olduğu bir mücadele vardı. Ben de o zaman okulu bıraktım. Profesyonel olarak katıldım. Siverek mücadelesinde genelde ilk etapta şehir faaliyetlerinde yer almış olsam da daha sonra kırsal alanda daha çok kaldım. Kırsal alanda kaldığım süre içerisinde sanırım daha 12 Eylül darbesi yapılmamıştı, bize bir haber ulaşmıştı. İşte Kemal Pir ve grubunun bizim bulunduğumuz alana geleceği söylenmişti. Biz de hazırlık yapıyorduk. İşte o dönem bizim üzerimizde etkili olan sorumlu arkadaşlar vardı. Abdullah Ekinci ismini anmam lazım, Şehmus Yiğit arkadaşın ismini anmam lazım. Yine Şahin Kılavuz arkadaşın ismini saymam lazım. Bu arkadaşlar Kemal Pir arkadaşın geleceğini duydukları zaman bir eğitim sürecini yaşamamız gerektiğini, bir hazırlık yapmamız gerektiğini söylemişti. Biz de bu çerçevede hazırlıklarımızı tamamlamaya çalışıyorduk. Kısa süre içerisinde Kemal Pir ve birlikte 5 arkadaş gelmişlerdi. İşte bunlardan biri Mahsun Korkmaz arkadaştı. Bir kişi daha vardı, adını anmak istemiyorum, sonradan ihanet etti. Şu anda sanırım Alman istihbaratına çalışıyor. Yine Sevgat arkadaş vardı, şehit düştü. İşte bu arkadaşlar geldiler, Önderliğin talimatını getirdiler. Onlar Lübnan alanından gelmişti.

Önderliğin talimatı neydi? 

Aslında Önderliğin talimatı çok açık ve netti. Kemal Pir gruplara taşıyor, bütün Kurdistan’a ulaştırmak istiyordu. Burada talimatın özü şuna dayanıyordu: işte bir darbe yapılacak. Bu darbeye hazırlık yapılması için Siverek’teki silahlı mücadelenin durdurulması gerekiyor. Silahlı güçlerimizin bir bölümünün Botan’a, bir bölümünün Lübnan’a geçirilmesi gerektiği yönünde tartışmalar yürütülüp toplantılar yapılıyordu. Bu toplantılar ardından Kemal Pir ve arkadaşları diğer bölgelere o talimatları ulaştırmak için yola çıktılar. Böylece biz de Siverek mücadelesini deyim yerindeyse sonuçlandırıp, yavaş yavaş hazırlıklarımızı yapıp bir bölümünü yurt dışına, bir bölümünü de Botan alanına gitme hazırlıkları devam etti.

Bir müddet sonra ben de arkadaşlar tarafından çağrıldım. O zaman Lübnan sahasına gidecektim fakat Viranşehir’e gittim. Viranşehir’deki bir çalışanımızın yakalanması sonucunda artık geçiş yapamadık, geri dönmek zorunda kaldık. O zaman bendim, Abdullah Ekinci arkadaştı, Dersimli bir kadın arkadaş vardı,adını hatırlayamıyorum. Geri döndüğümüzde ben talihsiz bir biçimde yakalandım. 12 Eylül sürecinde Diyarbakır zindanındaki o vahşet sürecinin hem tanığıyım hem de kurbanlarından biri olduğumu belirtebilirim.

Kemal Pir ve Mahsun Korkmaz’ın sizin üzerinizde bıraktıkları etki nasıl oldu? Yine zindanda Kemal Pir, Mazlum Doğan ile kaldınız. Onların etkisi, sizinle olan ilişkisini anlatır mısınız?

Tabii Egîd arkadaşla Batman’da tanışmıştım. Batman’da tanışmam çok ilginçti. Çevresinde gençler toplanıyor. Nereye gidiyorsa, ağzından bir kelime çıktığında gençler ilgili, onu izlemek, söylediklerini yapmak istiyor. Böyle bir çekim merkezi olma durumu vardı. Kemal Pir arkadaş ile birlikte bizim bulunduğumuz alana geldiklerinde Egîd arkadaş daha çok dinleyici pozisyondaydı. Etkili konuşmayı yapan Kemal Pir arkadaştı. Kemal Pir arkadaşın gür bir sesi vardi; etkileyici bir dil kullanıyor, yaşayarak konuşuyor. Her konuştuğu kelime, kavram deyim yerindeyse bir kurşun gibi insanın beynine saplanıyor, çıkmıyor. Orada yerleşip kalıyor. Çok iyi hatırlıyorum; işte 18 yaşlarındaydım aşağı yukarı. Kemal Pir arkadaş toplantıda, güçlerimizin bir bölümünü Botan alanına çekeceğiz. Botan alanı işte dağlık bir alandır. İşte orada Gabar, Cudi dağlarının ismini saymaya başladı. Ben böyle gencim kitap okumuşum, Marksizmi okumuşum fakat Kurdistan benim kafamda çok küçük bir yer. Gördüğüm yerlerdir ama Kemal Pir işte Botan’ı anlatıyor, Botan’daki dağların yapısını anlatıyor. Orada gerilla mücadelesinin çok daha güçlü verilebileceğini izah etmeye çalışıyor. Ben de ürkek bir şekilde elimi kaldırarak sordum, çekingen bir şekilde. Bu nasıl elim böyle ürkek bir şekilde kaldırdığımı görünce, “söyle söyle asker ne söylemek istiyorsan söyleyebilirsin” dedi. O zaman “ya komutan bu Botan neresidir? Vallahi okuduğum hiçbir kitapta karşılaşmadım Botan diye bir yerle” diye sordum. O zaman anlattı, izah etti.


KEMAL PİR ŞEHİT DÜŞMEDEN DE BİR EFSANEYDİ

Şimdi gerçekten şunu belirtmek için söylüyorum; ister Egîd arkadaş olsun ister Kemal arkadaş olsun. Yani işte mesela Kemal arkadaş bir Türk arkadaşımızdı ama bizim coğrafyamızı, Kurdistan’ı, Mezopotamya'yı o kadar incelemiş ki sanki oralarda dolaşmış gibi konuşuyordu. Bu anlamda insanı etkiliyordu. Çok önemli, zaten Kemal Pir’in temel özelliği, yaşayan efsane olması idi. Yani PKK içerisinde Kemal Pir şehit düşmeden de bir efsaneydi. Yani Kemal Pir ismi nerede duyulsaydı oraya bir çeki düzen verilirdi. Orada herkes kendisini düzeltmek zorunda kalırdı. Egîd arkadaşın temel özelliklerinden biri de o. Egîd arkadaşla biraz daha samimi ilişkimiz vardı, onunla daha sıcak ilişki kurabiliyorduk. Hatta bir anımı bu şekilde de anlatıp öyle geçeyim. Kemal Pir arkadaşlar yanımıza geldiğinde ilk etapta dikkatimi çeken bir şey olmuştu. O da Kemal Pir arkadaşın ayağında bir askeri bot vardı ama ben Kemal Pir arkadaştan soramadım, soramazdım da. İşte Egîd arkadaşın yanına gittim hemen. Dedim ya o arkadaş asker mi öldürmüş? Kamulaştırmış. O zaman Egîd arkadaş o botun nasıl alındığını bana izah etti. Onu burada belki anlatsam çok daha yerinde olur. Kemal arkadaş Lübnan sahasında işte bir tane Filistin kampında eğitim görüyor ve o esnada Filistinli komutanlardan biri ayağındaki botu biraz tozlanmış diye çıkartıp çöplüğe atıyor. Kemal Pir arkadaş gidiyor o komutanın yakasını tutuyor ve komutana “sen halkın değerlerine böyle yaklaşamazsın” diyor. Tabii komutan şaşırıyor Türkçe bilmediği için cevap da veremiyor. Hemen yanındaki askerlerinden veya adamlarından bir tane tercüman getirmelerini istiyor. Sonra tercüman geliyor, izah ediyor. Bu komutan gülerek Kemal Pir arkadaşa yanıt veriyor. Hele siz de bizim gibi biraz devletleşmeye yaklaşırsanız siz de bize benzeyeceksiniz, diyor fakat Kemal Pir arkadaşın buradan vermiş olduğu cevap ve refleks çok ilginçtir, onu belirtmek gerekiyor. Biz devletleşsek bile sizin gibi halkın değerlerine hor yaklaşım içerisine giremeyiz, böyle gireceğimize ölsek daha iyidir, diyor. Bu anlamda o zaman ben Kemal Pir arkadaşın o giymiş olduğu botun hikayesini böylece öğrendim ve gerçekten çok etkileyici bir şeydir.

Bugün üzerine de bir anekdot yapıp böyle geçsem sanırım yerinde olur. Bugün gerçekten de yani biraz iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor. Gerçekten halkın değerlerini ne kadar koruyabiliyoruz. Ne kadar halkın değerlerine sahip çıkabiliyoruz. Bu konuda kendimizi sorgulamamız gerekir. Bir husus daha belirtip öyle geçebilirim. Başkan Apo yerde görmüş olduğu zeytin tanesini üfleyip yiyen insandır. Dönüp arkadaşlara “bu halkımızın değeridir. Eğer siz küçük olanı koruyamazsanız, korumasanız büyük olanı asla koruyamazsınız” demişti. Bu anlamda gerçekten bizde bozulmalar var. O bozulmaları çok yakın tarihimize bakıp kendimizi düzeltmemiz gerekiyor. Bunu başardığımız oranda kendi özümüzü koruyabileceğimizi düşünüyorum.

12 Eylül’de yakalandınız. Ne kadar süre zindanda kaldınız, sonrasında gelişmeler nasıl oldu?

Ben 5 yıl ceza aldım o zaman. Üzerimde o zaman atılı suçlar vardı tabii. Bunların hepsinden beraat ettim. Toplamda 3,5 yıl cezaevi yatmam gerekiyorken 4 yıl cezaevinde kaldım o süre içerisinde. Ölüm orucuna girdiğimden yargılanmam devam ettiği için bırakılmadım. O nedenle 4 yıl cezaevinde kaldım, böyle bırakıldım. İşte 1981’de girdim. 1985’in ortalarında da cezaevinden çıktım.

Siz içerideyken 15 Ağustos Atılımı oldu. Arkadaşlara haber ulaştı mı, yaklaşım nasıl oldu, nasıl değerlendirdiler, içeride yankısı neydi?

Diyarbakır cezaevinde Ocak direnişi diye bilinen 1984’te gerçekleşen direniş vardı. Tabii Ocak direnişi bizim için biraz sancılı geçti. Eylül direnişinde bazı kazanımlar elde etmiştik fakat Ocak direnişinde bunu düşman bizden geri almak istiyordu. Yeniden o askeri komuta sistemini cezaevinde oturtmak istiyordu ama temel gerekçeleri işte tek tip elbise giydirme üzerine kurulmuştu. Bu nedenle şehit arkadaşlar oldu. Yine kendisini yakan arkadaşlar vardı. Eylem de oldukça uzadı. Daha sonradan (Mehmet) Şener’in içine girmiş olduğu pozisyon vardı. Bunlar uzun konular giremem.

Tek tip elbiseleri giymek zorunda kaldık ama düşmanla da kimi o konularda da uzlaştık, uzlaşma zemini yakalayabildik. Bu anlamda her koğuşta küçücük bir televizyon vermişlerdi. 15 Ağustos Atılımı da atılım gerçekleştikten üç gün veya dört gün sonra televizyonda verildi. Tabii onu duyduğumuz anda artık nasıl anlatabilirim? İşte bütün arkadaşlar o anki duyguları farklı bir biçimde patlamaya uğradı; kimi arkadaşlar coşkudan sevinçten kahkahalar atıyor, kimileri ağlıyor, kimileri işte birbirine sarılıyor. Böyle bir beklentimiz de vardı, PKK’den yeniden silahlı mücadeleyi başlatıp tutsakların tümünün kurtarılmasını bekleyen veya bu beklenti içerisinde olma durumu vardı. Bu çok canlıydı, zaten böyle bir şey düşünme biçimi olmasaydı o kadar acılara da katlanma söz konusu olamazdı. O acılara katlanmak kadar, bir de çok kutsal büyük direnişler gerçekleştirildi. Bu direnişte işte şehit olan arkadaşlar var. Yine onların vermiş olduğu güçle bu direniş ardılları olmaya çalışan büyük bir kitle de bulunmaktaydı.

Cezaevinden çıktınız. Ondan sonraki süreç nasıl gelişti 90’lara kadar?

Cezaevinden 1985 ortalarında çıktım. İşte acılı bir süreç, bir travma yaşanmış. Bu travmadan sonra fakat devlet, işte çıkıyorsun, seni yine alıyor. Ya bırakmıyor…. İşte askerliğe seni götüreceğini söylüyor. Ayrıca şöyle bir durum, bir gerçeklik de var. Yani o cezaevinden çıktığını bilenler, seni tanıyanlar bir biçimiyle kendini saklamak istiyor. Yanında görünmek istenmiyor. Böyle bir süreç var. 12 Eylül darbesi toplum üzerinde silindir gibi geçmiş, toplum üzerinde büyük bir travma yaratmış. Toplum kendi içine kapanmış, korkuyla yaşamını sürdürmeye çalışan bir durumda fakat 15 Ağustos Atılımı ardından gerillanın ülkeye girmesi, ülkede faaliyet göstermesi toplumu yeniden canlandırdı. Ben de bu süre içerisinde yeniden Hareket ile ilişkilendim, mücadele sürecine tekrar katıldım fakat 1991’de tekrar bir yakalanma süreci yaşadım.

Hangi zindana götürüldünüz?

İlk yakalandığımda Diyarbakır cezaevine tekrar getirildim. En azından 12 Eylül sürecinde yaşamış olduğum o acılı süreci, yine aynı cezaevine girmiş oldum; tabii farklı bir duygu yaratıyor. Bir taraftan yaşadığın acılı süreci tekrar yaşamaya başlıyorsun ama diğer taraftan koşulların çok farklı olduğunu görüyorsun. 91 sürecinde cezaevi mevcudu bin 500’ü buluyordu ve her koğuşta 100-150’ye yakın insan vardı. Bu insanların büyük çoğunluğu yurtsever insanlardı, PKK’yle bir şekilde ilişkilenmiş, ekmek vermiş, işte gerilla gidip onlara propaganda yapmış. Bu nedenlerden dolayı alınıp cezaevine konan insanlar büyük çoğunluktaydı. Tabii bu insanları görünce bu insanlara ne yapabilirim, daha fazla nasıl destek olabilirim, güç verebilirim, ona bakıyorsun. Bu çerçevede yaşamımız devam etmeye başladı. Ardından ben ceza yedikten hemen sonra beni Bartın’a sürgün ettiler; yaklaşık 9,5 yıl kaldım.

ULUSLARARASI KOMPLONUN YARATTIĞI TRAVMA

Ben Bartın Cezaevi’ndeyken devletlerarası komplo gerçekleşti. Bartın’dayken Önderliğin İmralı işkence sistemine getirildiğini gördük, orada tanık olduk. TV’yi ilk açtığımızda, ilk karşılaştığımızda büyük bir şok yaşadık. Sadece zindanlar için söylersem belki anlamsız olabilir; biz Hareket olarak bir Önderlik hareketiydik. Önderliğin üzerimizde çok büyük etkisi vardı, halen de öyle…

Önderliğin söylediği her bir sözü anlamak için işte en azından kendi aramızda yoğun tartışmalar yürütüyorduk. Ancak bir anda devletlerarası komplo ile yakalanması her alan üzerinde farklı bir travma yarattı. Kabul etmek lazım; işte dağda farklı bir etki, Avrupa’da farklı, zindanda da farklı bir etki yarattı fakat şu ortaya çıktı: İster dağ, ister Avrupa, ister zindan olsun bütün kadrolarımız nerede çalışıyorlarsa onların üzerinde çok ağır bir etki yarattı. Diyelim Önderliğin etrafında ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ diyerek ateş çemberi oluşturmak isteyen kadrolar, dağdan da kendini yakmak isteyenler çıktı, zindandan da çıktı Avrupa’dan da çıktı. Bu anlamda PKK deyim yerindeyse Başkan Apo’ya yönelik yapılan devletlerarası komplo ile yeni bir sınava tabi tutuldu. Bu sınavda kimin rolü, yeri ne olacaktı zaman içerisinde bu açığa çıkacaktı, bu çok önemli.

Bir de Kurdistan halkı aslında bu anlamda bir Önderliğe nasıl sahip çıkılması gerektiğini çok açık bir şekilde ortaya koydu. Bu nedenle ben her zaman söylüyorum; 7 yaşındaki Zehra’dan 60 yaşındaki bir anaya kadar insanlarımız kendi bedenlerini ateşe verdiler. Önderliğin etrafında ateş çemberi oluşturmaya çalıştılar. Önderliğini korumaya çalıştılar. Bu çok önemliydi ama şu vardı; biz Ortadoğu toplumuyuz. Biz Ortadoğu toplumu olduğumuz için Ortadoğu’nun temel özelliği var. Bu nedir? Bir, lidere taparlar; iki, lider ne zaman zayıf düştü, liderin arkasından ilk onlar tekme atarlar. Libya’ya bakın öyle oldu, nereye bakarsınız, Irak’ta öyle oldu. Ortadoğu toplumunun temel özelliği bu. Kürtler, Ortadoğu toplumundan kendini ayıran farklı bir duruş sergiledi. Bu çok önemlidir. Bu duruş neydi? Kürt halkı aslında tarihsel olarak kendi oluşturduğu zihinsel kodlarını çok canlı bir biçimde canlandırdı, ayaklandırdı. Niye? Kürtler tarih boyunca öndersiz kalmıştı, ortaya çıkan önderlikler çok zayıftı ve çok zayıf önderlikler oldukları için Kürtler özgürlüğünü elde edemedi. Kürt toplumu, tarihsel hafızayı canlandırarak Önderliğine çok güçlü bir biçimde sahip çıktı. Burada aslında kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Kürt halkının bu canlı sahiplenişini, doğru bir temelde kanalize edemedik, onu canlı ve diri tutup örgütsel bir mekanizmaya, güce dönüştüremedik.

TÜNEL FARKEDİLİNCE 20 YIL DAHA

Komplo geliştiğinde sizin de bulunduğunuz Bartın Cezaevi’ndeki tutsaklar nasıl yaklaştı?

Önderliğin devletlerarası komplo ile yakalanması sonrası, tam o süreçte biz de tünel çalışması yürütüyorduk. Bir taraftan dışarı çıkma arzumuz çok güçlü, diğer taraftan Önderliğimizin içinde bulunduğu durum vardı ve ben o dönemde tabii daha nasıl söyleyeyim, çok daha ağır bir yükün altındaydım ya da kendim öyle hissediyordum. Bunun nedeni; yürütmüş olduğumuz bir tünel çalışması vardı, o tünel çalışmasının bitmesine bir metre kalmıştı. İşte temel sorun; o tünel içerisinde birçok arkadaşımız girip kendisini tünelde yakmak istiyordu. Bu bizde nasıl söyleyeyim travmaya neden oluyordu aslında. Her yakaladığımız arkadaşımıza “madem bir metremiz kalmış amaç Önderliği savunmak değil midir? Tamam hepimiz kendimizi yakalım, burada elimizde bir imkan var, tünel var. Bitmesine bir metre kalmış. Burada kendini yakacağına, dışarı çıkıp düşmanla hesaplaşmak varken” ama bunu çok fazla anlatamıyorduk arkadaşların o günkü yaşamış olduğu ruhsal psikolojik travmayı aşamıyorduk aslında. Bir an önce orayı bitirelim derken sesin çıkması ve tünelin yakalanması sebebiyle, bir 20 yıl daha yatmamıza neden oldu. Bunun yine de başarısızlığı bana aittir, çünkü o tünelin sorumluluğunu ben üstlenmiştim. Arkadaşlar sorumluluğu bana vermişlerdi, kimseyi suçlayamam. Bir suçlu varsa o da benim.

Bartın’da ne kadar kaldınız?

Sanırım 2002 yılları sonu 2003 yılı başıydı o zaman F Tipi cezaevleri açılmıştı. O zaman bizi Kandıra F Tipi’ne gönderdiler. Kandıra’da 14 yıl kaldım. 14 yıl kaldıktan sonra 2016’da bizi Bandırma Cezaevi’ne sürdüler. En son da Afyon Cezaevi’nde cezam bittiği halde bırakmıyorlardı. İşte yeni oluşturdukları cezaevi disiplin kurulu başkanlığı diye bir isim takmışlar, aslında pişmanlığı dayatıyorlar. İşte sen pişman mısın, doğrudan sorulmasa da dolaylı bir biçimde pişmanlığı dayatıyorlar. Bunu kabul etmediğimiz için de işte adamlar tahliyemizi uzattı, 4 ay fazla tuttular. Mahkeme kararıyla bırakıldım.

PKK BİR EĞİTİM HAREKETİDİR

Biraz zindandaki yaşama dönelim. Örneğin arkadaşlar arasında bir çelişki, uyuşmazlık, anlaşmazlık çıktığında nasıl çözülüyordu, günlük yaşam nasıldı?

PKK’nin bulunduğu her alanda mutlaka bir eğitim sistemi vardır, çünkü PKK bir eğitim hareketidir. Başkan Apo, PKK’yi ilk kurduğu günden beri yapmış olduğu bütün çözümlemelerde üzerinde en fazla durduğu, en fazla yoğunlaştığı temel konu eğitimdir. Bir insanı eğitebiliyorsan, dönüştürebiliyorsan tahayyül ettiğin yeni bir toplumsal sistemi yaratabilirsin. Nihayetinde biz de bir toplum içerisinden çıkmışız ve birçok anlayışımızla birlikte PKK’ye katılmışız. Bu nedenle işte Önderlik çok yoğun çözümlemeler yaparak bizde belli bir değişim dönüşüm yaratmaya çalıştı. Ne kadar Önderliği anladık, bu tartışılır bir konudur. Gerçekten Önderliği zamanında anlayacak kapasiteye ulaşabilseydik, şimdi çok daha farklı konumlarda olabilirdik. Bu anlamda zindan da bir mücadele alanı, zindanı mücadele alanı dışında ele alamayız. Düşmanın ağzının içinde de olsan sürekli eğitim yapmak zorundasın. Bu bir ilkesel duruştur.

DÜŞMAN SAYGI DUYMAK ZORUNDA KALIYOR

Sorduğunuz için belirteyim; biz zindanda da çok disiplinliyiz. Zaten düşman bizim bu yaşam tarzımıza bakarak zaman içinde saygı duymak zorunda kalıyor. Disiplinliyiz, kalktığımız saat belli, oturduğumuz, eğitim yaptığımız saat belli, sosyal ilişki geliştirdiğimiz saat belli ve kültürel etkinlik yaptığımız saat belli. Her şey bir saat gibi işliyor. Bunun iyi yanları var, bunun kimi arkadaşlar üzerinde olumsuz etkileri de var. Toplum olarak eğitime biraz kapalıyız, eğitimi çok sevmeyiz, pratik işlere daha fazla meşgul olmayı seven bir toplumuz. Bu nedenle birçok arkadaşımız isteyerek eğitime katılmıyordu. İsteyerek katılmadığı için de kendisini çok fazla teorik geliştirmenin koşullarını yaratamadı. Ama şu vardır bizde bir yaşam biçimidir, bu yaşam biçimini ne sekteye uğratabiliriz, ne yumuşatabiliriz ne de esnetebiliriz. PKK’nin temel özelliği nerede olursan ol orada eğitim yapılacak ve bu eğitimle işte çok üzerine düşen, biraz emek veren arkadaşlar kendini eğitti.

Üzülerek belirteyim ki; bazı arkadaşlar taş gibi, girdikleri gibi de çıktılar. Bir adım bile ilerlemediler hatta bazı arkadaşlarımız gerilediler de. Zindanın öyle bir yapısı var. Zindanın insanı çürüten bir yönü vardır. Niye? İşte en azından dar bir alana sıkıştırılmışsın, o dar alana sıkıştırıldığın için zamanla kendini eğitmezsen senin zihnin de daralıyor. Küçük düşünmeye başlıyorsun. Küçük düşündüğün için çok çabuk sorunlardan dolayı küsebiliyorsun, darılabiliyorsun ya da işte bazıları ile didişmek isteyebilirsin. Zindanda örgütsel bir yapı olduğu, bütün arkadaşlar bu örgütsel yapının canlı birer mekanizması olduğu için bir arkadaşın yetersizliği çıktığında eleştiri-öz eleştiri mekanizmasıyla ele alıp çözümlemek, ondan sonra doğru olanı ortaya koymak, yine yanlış olanı mahkum ettikten sonra yaşamı öyle sürdürmek zorundaydık. PKK nerede olursa olsun yaptığı da budur.

Kurdistan Özgürlük Hareketi açısından önemli tarihler zindanda nasıl karşılanıyordu, tutsakların bu tarihlere yaklaşımı nasıldı?

Mesela 27 Kasım, 15 Ağustos, 21 Mart, yine Zîlan arkadaşın 30 Haziran ve buna benzer birçok etkinliklerimiz vardı tabii. Bir kıyaslama yaparak belirteyim. Bu sene 15 Ağustos etkinlikleri adı altında Avrupa’nın birçok yerinde etkinlikler yapılmaya çalışıldı. Gittim, birkaç yeri izledim. Sonra çağırdım arkadaşları, “biz zindanda bile 15 Ağustos Atılımı üzerine tiyatro ve folklor yapıyorduk. Bunun yanında üç gün boyunca 15 Ağustos Atılımı’nı kutluyorduk. Üç gün sürüyordu ama burada bizim etkinliklerimiz iki saat sürmedi, yapılan bir şey de yoktu” dedim. Bu gerçekten çok önemli. Bu tür günler, yani bizim işte en temel bayramlarımızdır. Mesela PKK kurulmasaydı bugün Kürt toplumundan, Kürt varlığından söz edilebilir miydi? Bunu vicdanı olan kime sorarsanız sorun, “Kürtlük şu anda bitmişti” diye yanıt verir. PKK’nin kuruluşu ile bugün Kürtler dünyanın en saygın toplumlarından biri haline gelmiş. Kuruluş yıl dönümünde biz çok canlı dinamik programlar hazırlamıyorsak, kültürel faaliyetler yürütemiyorsak, bütün toplumumuzu canlı bir biçimde bu kutlamalara katamıyorsak sorun var demektir. Bu sorunu aşmamız lazım. Biz bu tür günlere yüzeysel yaklaşmamalıyız.  

Türk devleti, 2000’lerin başında F Tipi cezaevlerini geliştirirken neyi hedefliyordu, F tipleri sizin arkadaşların direnişçi duruşunu nasıl etkiledi?

Şimdi temel olarak düşman, kendisine karşı silahlı mücadele yürüten bir örgütü yakalayıp zindana atmak veya öldürerek bitirmek ister. İşte içeriye attığını da rehabilitasyondan geçirerek dönüştürmeye, kendine benzeştirmeye çalışmak ister. Koğuş sisteminde devlet bunda çok fazla başarılı olamadı, çünkü canlı dinamik bir örgüt var. Türk sömürgeciliği, Avrupa ve ABD’deki cezaevlerini inceledi fakat bence esas aldıkları Alman devletinin sistemiydi. F Tip cezaevlerini inşa ettiler. Bizleri de bunalara götürdüler. Üçer kişi bir odaya koydular. Bizim toplumsal olarak da bu konuyla uyuşmazlığımız var. Biz Kürtler bir arada yaşayan bir toplumuz, aile içerisinde de öyleyiz, PKK ortamına katıldığımız zaman da öyleyiz. Kürtler bir arada yaşamayı seven bir toplumdur, onu benimseyen bir toplumdur ama işte mesela çok net söyleyeyim; bu cezaevlerine gittikten sonra yaşadığımız en temel sorunlardan biri, bireycilikti. O zaman dönüp kendimize şunu sorduk; arkadaş biz o kadar eğitim yaptık, o kadar eğitim gördük, Önderliğin çözümlemelerini bu kadar okuduk, F tiplerine geldikten sonra bireycilik niye bu kadar tavan yaptı içimizde? Zindan sınırlı bir alandır. Sınırlı bir alan olduğu için insanda çeşitli duyguları depreştirir. Eğer onun uygulayabilecek koşullarını bulamazsan bastırırsın bir müddet. Sadece bastırmakla yetinirsen ve o içinde bir imkan bir koşul yakaladığı zaman hemen dışa verebilir. Böyle bir tehlike var.

F TİPİ’NDEN SONRA SİSTEMİMİZİ BİRAZ DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞTIK

F Tipi’ne gittikten sonra tehlikeyi biraz daha net bir şekilde gördük. Eğitimlerimizin daha öze hitap etmesi gerektiğini anlamaya başladık. Bu konuda en azıdan kendi sistemimizi biraz dönüştürmeye çalıştık. Olumlu gelişmeler de yaşadık, onu da inkar etmemek lazım fakat ben bugün halen bunun acısını yaşıyorum. Bunu da belirtmem gerek. Bugün 30 yıl cezaevinde yatmış bir insan dışarı çıktığında mücadeleden ayrıksı bir konumdaysa ve kendi bireysel yaşamını örgütlemeye başlıyorsa üzerinde düşünülmesi, yoğun tartışılması gereken bir konudur. Geçen gün bir arkadaş yeni çıkmıştı, onunla ilişkilenmek istedim. İlişki kurduğumda bana ilk söylediği şey ne oldu biliyor musunuz? Saçımı ektirmek istiyorum. Önderliğimiz işkence sistemi altında. Gerillalar her gün bombaların altında savaş yürütüyor. Kimyasal silahlara karşı o kahramanlar direniyor. 30 yıl cezaevinde yatmış bir insan çıkıp bunu diyebiliyorsa söz bitmiştir. Söylenecek söz kalmamış. Acı çekmiş, yaşamış olabilirsin ama acıları yaşatan düşmanın istediği tipe benzemişsin. Sen sıradan bir insan haline dönüşmüşsen bu çok vahim bir durumdur. Bu tür durumlara düşmemek gerekir. 

Yapılması gereken nedir? 30 yıllık insanlara benim bunu anlatmama gerçekten gerek yok. Zaten insanlar 30 yıl boyunca eğitim görmüş. Neyin ne olduğunu çok iyi biliyor. Önderlik bize, benim bir saatimi hissederseniz kanatlanır uçarsanız, diyordu. 30 yıldan sonra biz sadece kendimizdeki bir uzvu değiştirmek istiyorsak bu çok vahim bir şey. Belki bu tür şeyleri burada dile getirmek çok anlamlı olmayabilir, anlamlı görünmeyebilir ama bu bizim gerçekliğimiz, bunu saklamakla bir yere varacağımızı da düşünmüyorum. Biz iğneyi gerçekten kendimize batırmadıkça, kendimizdeki o zayıf yönleri, kendi toplumumuz önünde deşifre etmedikçe kendimizden utanmayacağız gibime geliyor.

PKK ALENİ BİR HAREKETTİR

PKK, benim bildiğim ve öğrendiğim kadarıyla açık, aleni bir harekettir. Bugüne kadar ayakta durmasının temel nedenlerinden biri budur. Ben Serxwebûn’u alıp okuduğumda şunu görüyorum. Konsey’deki arkadaşlarımızın 30-40 sayfalık öz eleştiri raporları Serxwebûn’da açık bir şekilde okunuyordu. Alenidir. PKK aleni bir harekettir. Korkup zayıflıklarımızı bir yere saklamakla hiçbir yere varamayız. 30 yıl cezaevinde kalmış arkadaşların eğer bugün gelip kendinden bitiyorsa burada bir sorun görüyorum. Önderliğe borçluyuz. Halka borçluyuz. Biz bu halka söz verdik. Biz Önderliğe söz verdik. Biz şehitlere söz verdik. Vermiş olduğumuz sözleri unutup bir kenara çekilip oturamayız. Buna kimsenin hakkı yok. Bunu yapanlar da çok iyi bilsinler. Başkan Apo, 90’lı yıllarda cezaevinde kalan arkadaşlar için çok net söylemişti; “bugün PKK’ye giriyorum, yarın PKK’den ayrılıyorum diye bir şey olmaz.” Böyle bir şey olamaz. Bu arkadaşlar, kendi özüne mutlaka dönüp Hareket ile buluşmalı. Vermiş olduğumuz sözlerin gereklerini ölene kadar yerine getirmeli; ne yapabiliyorsak onu yapmalıyız.

Zindandan çıktığınızda ne hissettiniz? 

Akşamın karanlığında dışarı bıraktılar beni. Hiç tanımadığım, bilmediğim Afyon’dayım. Terminale gittim. Terminalde ilk karşılaştığım şey telefondu. Haber verdim, birileri geldi; beni terminalden aldılar. İlk etapta işte Ankara'ya gitmemiz gerekiyor. Oradan Kurdistan'a geçiş yapacağız. İşte abim de Kurdistan'dan geliyor. Ankara'dan beni alıp götürecek. Arabalar birbirini bulamıyor. Beni götüren bir yeğenim “amca bana konum atar mısın?” dedi. Nasıl yani, dedim. Şu anda o bana konum atacak. Bana yolu tarif edecek, ben gideceğim onun arabasının yanına. “Yapma ya” dedim. Ben, “benimle dalga geçmiyorsun değil mi? Dedim bak cezaevinden çıkan arkadaşlarla bu tür dalga geçilmiş duymuşum. Bak bana öyle şey yapmayasın” dedim. Gerçekten izledim. Aynen olduğu gibi oldu. İlk şokumu orada yaşadım tabii. Zindanda olan insan her şeyden kopuk değil, nihayetinde teknolojinin nasıl geliştiğini bilir ama nasıl kullanıyorsun, nasıl kullanılacak o konuda çok fazla bilgimiz yoktu. Tabii bazı şeyler şaşırtıyor. En en fazla beni şaşırtan toplumumuzda çok büyük değişimler olmuş. Mesela ben 90’ları hatırlıyorum. 1980’leri biliyorum. Yani o dönemde toplumumuz içerisinde diyelim bir faaliyet yürütüldüğü zaman toplum işte bu faaliyet yürüten arkadaşlara hem çok saygılı hem de kim bir söz vermişse, o sözüne sadık kalan bir topluluktu. Çıktıktan sonra maalesef bu konuda çok zayıfladığımızı gördüm. Çok söz veriliyor ama verilen sözü uygulamaya sıra geldiğinde tersi durumlar ortaya çıkabiliyor. Bu beni çok şaşırttı. Tabii kapitalist modernite diyoruz. Yine Türk sömürgeciliğinin uygulamış olduğu bir politika var. Bir eğitim sistemi var. Yine toplumumuz gerçekten aç bırakılıyor. Toplumun üzerinde yürütülen çok acımasız bir baskı politikası var. Bu, toplumu biraz olumsuz anlamda da etkilemişe benziyor. En azından ilk çıktığımda gözlemlerim buydu. 

Avrupa'ya geldiğimde ise Kurdistan’ı arar oldum. Yani burada refleksler çok daha fazla zayıflamış. Hatta diyebilirim ki önce bizim reflekslerimiz zayıflamış. Onu güçlendirmemiz lazım. Bizim reflekslerimiz zayıfladığı için bu olduğu gibi topluma yansıyor. B anlamda en azından Avrupa’daki örgütsel yapımız daha zayıf bir konuma düşüyor. Bunu belirtebilirim.

Zindan mekânı dar, zaman biraz daha geniş. Dışarıda mekân çok geniş. Kişi-zaman- mekan olgularını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yıldır Avrupa’dasınız, gözlem yapıyorsunuz. Gözlemlerinizi paylaşabilir misiniz?

Cezaevinden çıktıktan sonra toplumun içerisine girip toplumla ilişkilenme, toplumla bağ kurma veya onlarla tartışma, sorunlarını anlama ya da sorunları anladıktan sonra en azından çözümler üretme konusunda çok zorlanacağımı düşünüyordum. 14 yıl F Tipi’nde kalmıştım; insanı asosyal konuma götürüyor. Biraz gürültü fazla çıktığı zaman insanda baş ağrısı yaratıyor. Böyle bir durum var. Bu anlamda bazı korkularım vardı fakat şunu da çekinmeden belirtmem gerekir; ilk o Paris banliyölerine indiğim zaman, trenden iniyorsun insanlar koşuyor. Onlarla karşılaştığın zaman sanki üzerine bir deniz geliyor gibi hissine ilk etapta kapıldım. Zaman içerisinde biraz daha alıştım toplum içerisine girebiliyorum. Onlarla tartışabiliyorum, dertlerini dinleyebiliyorum. Buradaki birçok derneğimize girip çıkıyorum, onların sorunlarını anlamaya çalışıyorum. Bu konuda zindanın kendine özgü dar koşulları var; işte zindanın zamanı çoktur. Zindandaki olan insan isterse kitap yazabilir, isterse kitabı okuyabilir, kültürel faaliyetleri yapabilir. Yani birçok etkinlik yapabiliriz. Zamanı çoktur. İçinde bulunduğun mekan dardır ama zaman çoktur. Önemli olan bu zamanı ne kadar verimli kullanabiliyor. Temel sorun odur. Burada mekan çok, olanaklar çok büyük ve sen eğer kendini doğru planlayamazsan ne oluyorsun? Sen olayların peşinden koşmaya başlıyorsun. Aslında temel sorunlarımızdan biri budur bence.  Avrupa'nın en temel sorunlarından biri; biz kendimiz gündem oluşturmaktan ziyade oluşan gündemlerin peşinden koşarak zamanımızı heba ediyoruz. Bu, bizde nitelikli bir çalışmanın açığa çıkmasına, bizdeki potansiyelin dışarıya çıkmasına engel oluyor. İçinizde saklı kalmasına neden oluyor. Enerjimiz, gücümüz bazı güncel olayların peşinden koşmakla bitiyor.  Geniş imkanlar, olanaklar içerisinde zamanınızın çok nitelikli bir hale dönüşmesine engel olabiliyor. Bunu değiştirmek, tersine çevirmek lazım. 

PKK GERÇEKTEN BİR OKYANUSTUR

Peki önce 5 yıl, sonrasında ise 30 yıllık bir zindan geçmişi. Bugün dönüp baktığınızda, hani “şu kadar yıl yattım“ derler ya; siz 35 yıl yattım, diyor musunuz ya da yattınız mı?

Bazen arkadaşlar arasında konuşup tartışıyoruz. Yani 35 yıl cezaevinde yatmış deniliyor. Böyle dönüp arkama baktığımda; şahsen cezaevinde de saat 05.00’te kalkıyordum, 24.00’te yatıyorsam çok şanslıydım. Niye işte en azından bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Ne kadar nitelikli olduğu tartışılır. En azından bir çabamız vardı. Bir şey daha var; bazen 35 yıl cezaevinde yatmışım, demekten utanıyorum. Sıkılıyorum da. Niye bunu söylüyorum? Bir defa zaten yakalanmamız bir yenilgi anlamına gelir. Ben şahsen iki defa yenilgi almış bir insanım. İki defa düşman tarafından yakalanmışım. Bunun övünülecek bir tarafı yok. Bugün ne yapabilirim, gücüm denir, ne kadarını kaldırabilirim, ona bakarım. PKK, bir okyanustur. Onun içine bir damla olabilecek miyim? Benim için temel soru budur. Bir damla olabilsem yeterlidir. Hareket olarak Mehmet Hayri Durmuş’un geleneğinden geliyoruz. Ölüme giderken “Mezar taşıma borçlu yazın” diyebilen bir insandır. Ölüme saniye saniye giderek giderken söyleyen insandır. Bu anlamda hiç “işte şu kadar yıl yattım, bu kadar yıl yattım. Benim şu beklentim vardır, şu beklentime yanıt verilemedi ya da işte kimseler beni karşılamadı ya da işte en azından bana bu imkanı tanıyabilirlerdi” söylemleri bana çok tuhaf geliyor. Yanlış görüyorum, doğru bir şey değil. Biz şehitlerimize bakacağız, şehitlerin sözlerine bakacağız, onların ölüme giderken söyledikleri temel sloganlar var. Şehitler ölüme giderken bile “Bijî Serok Apo”, diyor, çünkü Önderlik olmasaydı bu Hareket, bu şehitler ordusu, bu şehitler gerçeği oluşamazdı. Önderdik bugün o İmralı cehenneminde tutulduğu için biz istenilen düzeyde değiliz. gerçekleştiremiyoruz. Düşman o yüzden tecridi alabildiğine derinleştiriyor. Önderdik konuştuğu, sesi toplum tarafından duyulduğu zaman ortaya bir ruh çıkıyor, toplum  canlanıyor, dinamik hale geliyor. Gerilla canlanıyor. Kadro canlanıyor. Düşman bunu engellemek için Önderliğin üzerine tecridi derinleştirdikçe derinleştiriyor. Bu nedenle zindanda yatmışız, yatmış olabiliriz ama bugün ne yapıyoruz, ona bakmamız lazım. Önce gidip dağda yaşayan insanlarla bir buluşmalıyım, oranın havasını solumalıyım, diyebilmeliyiz. Ben yaşlı da olabilirim. Ruhsal olarak insan kendisini diri tutabilir.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Temel sorunumuz PKK gerçekliğini, ruhunu topluma doğru temelde anlatabilsek zaten durum çok farklı olurdu. Bunu da anlatamadığımız, dilimiz etkili olmadığı için toplumu da etkileyemiyoruz. İşte Mazlum Doğan bundan 50 sene önce benimle bir defa konuştu, o söylediklerini halen unutamıyorum ama ben konuşurum üç gün sonra unutulur. Yani böyle bir gerçekliğimiz var. Bu nedenle toplumu etkileyemiyoruz. Toplumu etkileyemediğimiz için de PKK’nin özünü topluma yansıtamıyoruz.