Şehirleri değiştir, toplum değişsin

İnsanın özü yeşildir, iktidarın kırmızı gören boğa gibi yeşile saldırarak, insanı özüne yabancılaştırmak istemesine karşın; kadın belediyeciliği her alanda bu öze, yeşile, yaşama, topluma can vererek sağlıklı bireyler, toplum ve yaşam yeşertecektir.

ŞEHİRLER VE TOPLUM

Bakurê Kurdistan ve Türkiye’de yerel seçimlere doğru giderken, seçim vaatleri arasında; mega kentler, gökdelenler, oto yolları, köprüler, tüneller, hava limanları, cezaevleri gibi tartışmalı birçok konu var. Şehirlerde bu kadar büyümenin kendi sonunu getireceği ayan beyan ortadayken, mega kentlerin gelişmişliğin ölçütü mahiyetinde hala seçim propagandası yapılması anlaşılır gibi değil. Peki böyle miydi şehirler? Ne zaman sorun olmaya başladı, ya da şehirleşme neden sorun olarak ifadeye kavuşur?

Tarihi bundan yaklaşık 5 bin yıl öncesine dayanan şehirler, pazar ve güvenli yaşam arayışında olan insanların beraber yaşadıkları bir mekan olarak gelişti. O dönemler ideal ölçülerde bir nüfusa sahipken, toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilen, önemli bir yaşam merkeziydi. Köylerle ilişki içinde, köyden beslenen ve tabi ki köyü de besleyen bir konumdaydı. Erkek egemen aklın ekoloji ve kadın kırımı politikaları, rekabeti, yolsuzlukları, kapitalist çıkar çatışmaları ve bunun gibi yüzlerce sorunun katlanıp büyüyerek geldiği günümüzde ise şehirlerin kendisi bir sorun olmaya başladı. Kuşkusuz konu şehirler olunca ele alınması gereken çok şey var. Ancak böyle bir yazıda bu mümkün olmadığından, mekanların insan ve toplum üzerinde yarattığı etkiye ve şehirleri değiştirenlerin şehirlerle beraber esasında neyi değiştirmek istediklerine kısaca değinmek istiyorum.

Kentler, yaşanan sorunların büyüklüğü ve ertelenemezliğinden kaynaklı yirminci yüzyılın başlarında Chicago Okulunda Kent Sosyolojisi adı altında ayrı bir disiplin olarak geliştirilen bir konu. Yani  Kent Sosyolojisi ve sosyolojinin kentleşmeye ilgi duyması, toplumsal ilişki ve yapılarıyla 19. yüzyılın hızla büyüyen sanayi şehirleriyle olmuştur.

Bu, tabii ki oryantalist bakış açısıyla böyle. Çünkü daha Chicago Okulu kurulmadan 600 yıl kadar önce İbn-i Haldun, köy ve şehirde yaşayan topluluklarla göçebe toplulukları incelemiş, mekanın toplumlar üzerindeki etkisini ele almış ve şu değerlendirmelerde bulunmuştur: “Köy toplulukları utangaç, kaba ve sert tabiatlı, fakat şehirlilere göre iyi ahlaklı olurlar. Barınakları, yiyecek ve içecekleri açısından kanaatkârdırlar. Egoist değillerdir, kabilelerinin çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün görürler. Kendilerini koruyacak bir devlet teşkilatı olmadığı için topluluğun her bireyi, her an olabilecek saldırıya karşı tetikte ve atik olmalıdır, yabancılara karşı çekingen; ancak kendilerine güvenen, savaşçı ve cesur kişilerdir. Şehirde yaşayan topluluklar yerleşik hayata geçtikçe daha çok rahatına ve zevkine düşkün, daha egoist olur ve giderek kötü alışkanlık sahibi olur. Kolaylıklar ve lüks ancak çok sayıda insan bir arada yaşadığı zaman ortaya çıkar. Bu lüks ve ihtişam beraberinde soysuzlaşma ve gerileme tohumlarını getirir. Eski gruplarda olan saf bağlılık, yalın güç ve sadelik yozlaşmaya başlar. Toplumun rahata alışması, güvenli hissettikleri kaleler içinde yaşamaları, göçebelik dönemindeki cesaret ve savaş kabiliyetlerini yitirmelerine neden olur. Devletten gelen emirlere uymayı alışkanlık haline getirirler. İdareciler de zulme ve şiddete başvurdukça, göçebelik dönemindeki bağımsızlık ve onur duygularını iyice yitirerek kendine güveni olmayan, korkak, sinsi ve dalkavuk kişiler haline gelirler.” Zamanına göre gayet ileri olan bu değerlendirme, mekanın kişilik ve toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisini, yerleşim yerlerinin değişmesiyle toplumsal yapının nasıl değiştiğini en yalın haliyle açıklıyor.

İbn-i Haldun’dan 600 yıl sonra konuya el atan sosyologlardan biri Georg Simmel. Simmel, kentli yaşam tarzları ve kişilik ekseninde çalışmalar yürütmüş, kentsel bölgelerin tipik özelliklerini yansıtan toplumsal örgütlenme ile kültürü, nüfus yoğunlaşmalarının sonucu olarak gören, böylece şehirlerin fiziksel özelliklerini nedensel bir yorumla, kentlerde yaşayanların toplumsal özellikleriyle birleştiren bir tutum sergilemiştir. Modern şehirleri, coğrafi bir mekan ve yaşam olmaktan çok, toplumsal ilişkileri ve bu ilişkiler doğrultusunda alışverişin yaşandığı sosyolojik bir olgu olarak ele alır. Şehirlerin fiziksel yada demografik özelliklerinden, toplumsal yaşamın karakteristik özelliklerini çıkararak, fiziksel büyümeyle işlevsel büyümenin ilişkisini açıklamak ister aslında. Bu görüş bir çok sosyolog tarafından eleştirilmiş, şehirlerin toplumsal yapının nedeni değil sonucu olduğu ifade edilmiştir.

Peki gerçekten de şehirler kişiliklerin ve toplumun bu halinin nedeni mi yoksa sonucu mu? Bin bir yüzlü kapitalist sistem bir yandan “herkesin özgürlüğü ve farklılığı” diyerek bireyciliği şahlandırırken, diğer yandan fabrikadan çıkmış ürünleri andıran bir toplum yaratmak istiyor. Tüm bunlar bize fark ettirilmeden, öyle incelikli yöntemlerle yapılıyor ki, iyi bir gözlemci olmadan ve tabi ki Önder APO’nun dediği gibi kapitalizmin söylediği her şeyi tersten okumadan, bu tuzaklara düşmemek zor.

Mesela kafamızı kaldırıp içimizi özgürlüğün mavisiyle dolduracak gökyüzünü görmemize engel olan binaları ele alalım. Her şeyin aynı olduğu bu evlerde yaşayan insanların, kapıları açarken, pencerelerden bakarken, fırını açarken, dolaplara bir şeyler yerleştirirken gün içindeki hareketleri hep aynı. Küçük gibi görünen yaşamın bu ayrıntılarında aslında insanların hareketlerini dahi kontrol altına alma ve mekanik bir toplum yaratma amacı vardır. Herkesin aynı anda aynı şeyi düşünmesini sağlamanın bir yoludur bu. Çünkü mekanikleşen hareketler zamanla duygu ve düşüncelerin de mekanikleşmesine neden olacak ki bu zaten bir insan için ölüm demektir. Bu mekaniklik olmasa, yıllarca aynı binada yaşadığımız insanları tanır, sıcak bir merhabayı esirgemezdik. Yani bina deyip geçmemek lazım. Sorun sadece fiziksel olarak etrafımıza örülen duvarları çoktan aşıp, düşüncelerimize, duygularımıza çizilen sınırlarda takılı şimdilerde. Buz gibi sınırlara takılan duygu ve düşüncelerimize bu sınırları aştırmazsak, yaşamımızın daralmasını, dünyamızın küçülmesini engelleyemeyeceğimiz açıktır. 

Mekaniklik demişken, AKP iktidarının kentsel dönüşüm adı altında inşa ettiği TOKİ’lerden bahsetmemek olmaz. Köylerinden göç ettirilen halkımızın Türkiye metropollerinde yerleştikleri mahallelere, Kurdistan’da öz yönetim direnişi sürecinde yakıp yıkılan mahallelere ve Newala Qesaba’da binlerce Kürt ve Ermeni insanımızın kemiklerinin üzerine AKP-MHP faşist iktidarının TOKİ binaları yapmasının asıl nedeni, değiştirilmek istenen toplumsallıktır. O mahalleler, herkesin evlerinden çıkınca birbirlerine selam verdikleri, kapıların önünde toplanıp sohbetler ettiği, kış hazırlıklarını birlikte yapıp, güzel günleri de kötü günleri de birlikte karşıladıkları, çocukların neşeyle arkadaşlıklar kurduğu, oynadığı mekanlardır. Binalarda komşusuna selam vermeyenlerse, etliye sütlüye karışmayan, modern insanlar olarak tabir ediliyor.  Mekan; tarihtir, toplumsal hafıza ve bilinçtir. Bu nedenle o evlerle beraber insanın özü olan toplumsallık ve yaşam yıkılırken, insanlar binaların sınırları içine ve zamanla kendi içlerine hapsediliyorlar. Hal böyle olunca insan sormadan edemiyor; amaç kentsel dönüşüm mü, yoksa toplumsal dönüşüm mü?

“Komşu kapısı” derler bir yakınlığı ifade etmek için, ama sadece maddi değil, manevi yakınlığın da kapısıdır komşu kapısı. Bir çoğumuzun çocukluğu bu kapının önünde geçmiştir. Biraz canımız sıkılsa, nefesimiz daralsa, evde bir şey eksik olsa, hepimiz yüzümüzü balkona, balkondan komşumuza dönmüşüzdür. Balkon, komşuluk ilişkilerinin en sıcak mekanıdır, en güzel sohbetlerin olduğu kadar; dertlerin, hayallerin, umutların ve yemeklerin paylaşıldığı mekandır. Oysa mega kent olma hayaliyle çılgınlık derecesinde büyüyen şehirlerde, binalara sığabilmek için “balkon olacağına ev birkaç metrekare daha büyük olsun” düşüncesiyle sıcak sohbetlerin mekanları evlerden koparılıyor, kapılar kimsesiz bırakılıyor.

Mekansal farklılıkların insan üzerinde yarattığı etkiye verilecek örneklerden biri de, yeni tiplerle yapılan cezaevleridir. İktidar, insanı nasıl daha fazla yalnızlaştırabilir, bireyci yaşama çekebilir ve toplumdan izole edebilir gibi sorulara uygun cevapları F, L, S gibi tiplerle inşa edilmiş cezaevlerinde buluyor. Bu cezaevleri ise tüm toplumun izlenip, kontrol altına alındığı daha büyük cezaevinin prototipi sadece. “Bütünü gözlemek” anlamına gelen “Panoptikon” ilk kez 1791’de Bentham tarafından, hapishaneler, akıl hastaneleri ve çalışma kampları gibi kurumlarda gözetleme amacıyla kullanılacak kontrol evi fikrini betimlemek için seçilmiş bir terim olsa da, kapitalist sistemde tüm topluma karşı kullanılan bir silah haline gelmiş durumdadır. Cezaevlerinde devletin gözetimi altında olan bu insanlar, mekanikleşen hareket ve düşüncelerle dışarı çıkınca aynı korku ve tedirginlikle yaşamaya devam ederken, belki de akıllarında hep “dışarısı ve içerisi arasındaki fark nedir?” sorusu vardır. İktidar mega şehirlerle de toplumu kontrol altına almak, herkesin bu büyük göz tarafından gözlemlendiği algısını ve korkusunu yaratmak ister.

Tüm bunlardan kaynaklı şehirleri değiştirmek, insanı ve dolayısıyla toplumu değiştirmektir. Kadın bakış açısı ve rengiyle canlanacak şehirlere, belediyelere ekmek ve su kadar ihtiyacımız var. Toplumsal ilişkileri geliştiren, güven ortamının hakim olduğu, gözetilme korkusundan azat, farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü, hareketlerimizin kontrol altında tutulmadığı bir yaşamın boy vereceği şehirleri inşa etmek kadınların elindedir. Özelde kadınlar olmak üzere, insanların birbirlerinden soyutlandığı, bir zindanın koğuşlarını andıran aynı tip evler ve binalara değil,  kolektivizmi geliştirecek ortak alanlara, farklılıklara ihtiyaç var. Ve bu farklılık, kadın belediyeciliğiyle canlanıp gelişecektir.

İnsanın özü yeşildir, iktidarın kırmızı gören boğa gibi yeşil alanlara saldırarak, insanı özüne yabancılaştırmak istemesine karşın; kadın belediyeciliği her alanda bu öze, yeşile, yaşama, topluma can vererek sağlıklı ve özgüvenli bireyler, toplum ve yaşam yeşertecektir. Nasıl ki erkek egemen akıl şehirleri değiştirip toplumsallığı yok etmek istiyorsa, kadın belediyeciliği de şehirleri değiştirip toplumsallığı geliştirecektir. İşte bu nedenle mekan deyip geçmemek lazım.