'Kürt Özgürlük Hareketi, hak yaratıcı adalete dayanıyor'

Prof. Neşe Özgen, Kürt Özgürlük Hareketi'nin temelinde eylemden çıkan teoriye, hak ve eşitlik mücadelesine, adalet mücadelesine; hak savunuculuğuna değil, hak yaratıcı adalete dayandığını söyledi.

Kürt Özgürlük Hareketi, gayet disiplinler arası, yapılar arası kesen politikalar yükselttiğini; kendi politikalarının, şu anki politik teori sıkışmalarına karşı da bir cevap, oradan bir yol arayışı olduğunu vurgulayan Prof. Neşe Özgen, "Köylü, kırsal yoksul, kentli yoksul, kentli işçi sınıfı, eğitimli ya da eğitimsiz yoksul alt sınıfların kendi bağrından çıkardığı teoridir. Orada sadece eylem çıkmıyor; orada eylemden bu teoriyi çıkardı” dedi. 


Prof. Neşe Özgen, seçim sonuçları ve devam eden tartışmalarla ilgili ANF'nin sorularını yanıtladı.

Seçimlerden sonra HDP yönetimine yönelik eleştiriler geldi. Bazı kesimler eleştiri adı altında çok ağır ithamlarda bulundu. Değerlendirmenize geçmeden neler söylemek istersiniz?

Bugün ben size biraz bu bütün akademisyenlerin gayet muzdarip olduğu; eleştirerek gömme, eleştirerek yok etme ve eleştirerek yükseltme değil de eleştiriyi orda bırakma metodunu terk ediyorum. Eleştirinin daha yapıcı olan kısmına, yani nasıl daha yapıcı olabiliriz, nasıl daha yeni politikalar üretebilirize yönlendirmek istiyorum. 

Seçim sonrası en çok eleştirilen başlıklardan biri HDP’nin “Türkiyelileşme” politikası oldu. HDP “Türkiyelileşme” politikasını topluma anlatabildi mi?

HDP, gerçekten Türkiyelileşme iddiasıyla kendi etnik grubuna yönelik odaklanma iddiası hiyerarşisi içerisinde tartışırken üç dönem en ağır eleştirilerden birisi, bu Türkiyelileşme meselesine geldi, biliyorsunuz. Türkiyelileşecek miyiz, Türkiyelileşmeyecek miyiz? Ben bu tartışmadan biraz sıyrılmak istiyorum, çünkü aslında Kürt hareketinin politikası Türkiyelileşme olarak adlandırılamayacak olan daha evrensel bir yapı üzerine şekillenmiştir. Bunun içerisinde bütün dünyanın halklarına yönelik, çalışanlarına, yoksullarına, işçi sınıflarına yönelik politikalar vardır. Bu politikalar üstelik de 1900'lerin ya da 1970'lerin pür sol ya da işte salt sol sosyalist politikaları da değildir. Gayet disiplinler arası, yapılar arası kesen politikalar yükseltiyor Kürt hareketi. Bunu geliştirmeye çalışıyor. Şunu söyleyebiliriz aslında; Kürt hareketinin kendi politikaları, ki HDP bunu gerçekleştirmekten maalesef aciz kaldı, biz aciz kaldık; özeleştiriyi buradan vermemiz lazım. Biz akademisyenler de...

Kürt hareketinin kendi politikaları aslında şu anki politik teori sıkışmalarına karşı da bir cevaptır, oradan bir yol arayışıdır. İyi şeyler öneriyor. Bunu geliştirmek de bizlerin göreviydi. Bir özeleştiri verelim önce. Şunu sormak istiyorum. Hakikatten HDP, bir Türkiyelileşme politikası izleyebildi mi? Çünkü Türkiyelileşme politikasının içerisinde, kesimler arası, kesen çeşitli biçimde politikalar da üretmek vardı. Son seçimden de söz etmiyorum. Son seçim görebildiğim en siyasetsiz seçimdi. En popülist seçimdi, HDP açısından da en popülist söylemlere girdiği seçimdi. Politikasızlık... Şunu söylemek mümkün; HDP de Türkiyelileşemedi. Bunda sadece içerisindeki çeşitli kesimlerin birbiri ile rekabeti, çelişen sonuç alma talepleri etkili değil. Mevcut politikasını savunamaması etkili diye düşünüyorum.  

Çok farklı kesimlerden ve bileşenlerden adaylar gösterildi bu seçimde. Bu yeterli değil midir?

Çeşitli kesimleri temsil edecek sembolik isimleri ve sembolik anlatıları milletvekili adaylığında göstererek ya da milletvekili yaparak parti programı işletilmez. O sembolik isimler, geçmişte de sembolik olan o isimler ve sembolik anlatıların artık altları boş. Yani sembolik anlatıların altını doldurmadan, o anlatıyı gerçeğe dönüştürmeden gerçekleştiremezsiniz. Çeşitli kesimlerin sembolleri olarak ortaya çıkartılan isimler ise maalesef artık sembol olma özelliklerini de kaybetmiş durumdalar. Yani kendi geldikleri yer için de siyaset yapamıyorlar. İşçi sınıfından gelen örneğin, işçi sınıfı siyasetinden kopuk durumdalar şu anda. Etnik gruplardan gelenler, etnik siyasetten kopuk durumdalar. Dini gruplardan gelenler tabanlarından kopuk durumdalar. 

Bizim hatamız, naçizane, çok amatörce söyleyeyim; siyaset bilimci değilim ama sol, dindarlık, inançlar birliği, liberalizm, politik ekonomi, politik ekoloji, kadın hareketi gibi çeşitli yapıları birleştirirken bu yapıların müttefiklere, ittifaklara bırakılmasıdır. Yani HDP kendi geliştirdiği, kendi harmanlandırdığı ve yeni adını koyduğu eleştirel toplum teorisine bazı sembolik isimlerin ve çeşitli bileşenlerin sembollerinin onları yürütmesine bağladı. Yani inançlar birliği ve inançlar politikasını çeşitli inanç gruplarını bünyesinde tutarak yapabileceğini düşündü. Liberaller, liberalizm ve özgürlükçü politika ile ilgili politikalarda kendi eleştirel görüşünü, kendi yapısal değişim politikalarını sürmek yerine bunu yükünü, bunun görevini ittifaklardan, bileşenlerden bazı insanları değiştirmek olduğunu düşündü. Sol politikalar, işçi sınıfı politikaları için kendi sınıf politikasını, kendi yıkıcı ve yeniden kurucu, 3. Yol politikasını adlandırmak ve geliştirmek yerine, aksine soldan devşirdiği bazı sembol isimler, sendika başkanları ya da çeşitli küçük partilerin isimlerini bünyesinde tutmakla yetindi. Bunlar çok önemli hatalar. Bu teknik olarak nitelenemeyecek bir hata, proses biçimi. Bunlara sadece teknik hata deyip geçemeyiz. Politikanın orada iflas ettiği belli. Şuraya gelmek istiyorum. Mültecilik politikası, HDP’nin bir sınıf politikası olmak zorunda. Başlangıçta sınıf politikamızı düzenli tutarak yapmalıyız biz zaten. Ben HDP’nin mültecilik politikasının olmadığını, kötü olduğunu falan değil; olmadığını, sembollere ve sloganlara yüklenmiş olduğunu söylerken bir yandan da aksine aslında sınıf politikasını eleştiriyorum. HDP’nin düzgün bir sınıf politikası olmak zorunda.

Deprem sonrası ve seçim sürecinde mültecilere dönük söylem ve pratik saldırılar oldu. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun mülteci karşıtı söylemi kullanmasına rağmen yeterli tepki gösterilmediği eleştirileri oldu. Kürt Özgürlük Hareketi'nin çıkış koşullarındaki söylemini de dikkate alarak HDP’nin nasıl bir mülteci politikası olmalı? 

Eleştirdiğim asıl nokta, tabii ki bir sınıf politikası meselesinin nasıl olduğudur. Yani HDP’nin bir mülteci politikası yok derken, aslında HDP’nin sınıf politikasının da düzgün olmadığını düşünüyorum. Açık konuşayım. Kürt hareketi ilk belirdiğinde ve kendisini yükselttiğinde ve kendi teorisini oluşturmaya başladığında kendi geliştirdiği politika bir sınıf politikasıydı. İşçi sınıfı politikasıydı. 

Sizin sorunuzda da görüldüğü üzere, benim orada küçük bir itirazım var. Kürt Özgürlük Hareketi'nin asıl çıkış politikası, sınıf politikasıdır. Daha sonra tabii ki hareketin legalleşmesi ve parlamentoya uygun hale getirilmesiyle birlikte çeşitli hatalar yapıldı. Bu hatalar, orta sınıf teorisyenlerinin gereğinden fazla ideolojiyi süslemede, ideolojiyi yeniden oluşturmada fazlaca rol alması sonucudur. Yani bu orta sınıflık tartışmasına ben de bir eleştiriyle katılayım. Dolayısıyla tekrar tekrar vurgulamak istiyorum; Kürt Özgürlük Hareketi'nin asıl çıkış politikası köylü, kırsal, yoksul, kentli yoksul, kentli işçi sınıfı, eğitimli ya da eğitimsiz yoksul alt sınıfların kendi bağrından çıkardığı teoridir. Orada sadece eylem çıkmıyor; orada eylemden bu teoriyi çıkardık biz. Sonra bu gelişti. Şimdi vardığımız yerde sınıf politikasını ihmal eden bir özgürlükçülük alanı açmaya çalışıyorsa eğer HDP, öyle diyelim, legal alanda, bu hatalı bir politikadır. Bizim öncelikle okumuş olanın, aydın olanın, daha eğitimli olanın, çenesi daha iyi işleyenin, daha iyi teori üretebildiği, daha akıllı olduğu konusundaki düşüncelerden bir an önce vazgeçmemiz lazım. Kürt Özgürlük Hareketi temelinde eylemden çıkan bir teoriye dayanır, temelinde hak ve eşitlik mücadelesine dayanır, temelinde adalet mücadelesine dayanır, temelinde hak savunuculuğuna değil; hak yaratıcı adalete dayanır. Bunu dikkatle aklımızda tutmamız gerekir. Yani sınıf mücadelesi HDP’nin temel mücadelelerinden bir tanesi olmak zorunda.

Öte yandan Erdoğan savaş politikasında ısrar etti ve milyonlarca insan bu savaş politikası nedeniyle Türkiye’ye geldi ve Erdoğan rejimi mültecileri ucuz iş gücü olarak kullandı. Buna rağmen mülteciler, Erdoğan kazandı diye sevindi. Türkiye’de toplumun en alt tabakası olan mültecilerin, Erdoğan kazandı diye sevinmesini nasıl yorumlamalı?

Mültecilikle sınıf mücadelesini birleştirmek zorundayız, dedim. Mülteci politikalarında ırkçılığı ve milliyetçiliği yükselten asıl mesele mültecilerin güvencesiz ve kayıtsız bırakılması. Bir mesele daha var. O da şu; mülteciler de yekpare bir bütün değil. Onlar da sınıflı, onlar da tabakalara ayrılmış, onlar da çeşitli. Gelme amaçlarına göre sınıflandırılmış olan bir yapı. Eğer mültecilerle birlikte bir sınıf politikasını geliştiremezsek, örgütleyemezsek İslamo-faşist gruplar örgütleyecektir. Onların da, mültecilerin de kendi örgütlü hareketleri var. Kendi organizasyonları var. Kendi sınıfsal kalkışmaları var. Kendi hayat algıları var. Bunu Türkiye’deki halklardan ne kadar ayrı tutarsak, ne kadar ayrıştırırsak ve ne kadar itersek o kadar kaybedeceğiz birlikte. Kaderimiz bir şekilde birlikte çizildi artık. Bundan geriye dönüş yok. 10 senedir Türkiye’de olan insanların, deliler gibi Türkiye’den kaçmaya çalışmaları, üstelik orada güvencesiz ve kayıtsız da iş buldukları halde. Kendilerine bir yaşam alanı, gelecek alanı görememelerini bizim çok dikkatli değerlendirmemiz gerekiyor. Görünen o ki mülteciler de en az yereller kadar, yerli halk kadar bu İslamo-faşist yapıdan muzdarip, değil mi? Yoksa neden gitmeye kalksınlar? Bizim ülkemizin Almanya’dan ya da Amerika Birleşik Devletleri’nden farkını biz nerden koyuyoruz? Asıl olarak kültürel ve ideolojik alanda koyuyoruz, değil mi? Yoksa görebildiğimiz kadarıyla hala iyi üreten ve iyi istihdam eden bir ülkeyiz. 
Gelenin sınıfsal yapısından söz ettik. Neredeyse 10-12’de 1 kadar bir sayı, Türkiye’ye gelen. Orta ve üst sınıftan geliyor. Bunların sınırdan hiç kaçarak geçtiğini düşünmeyin. Aksine kendi kaçakçı şebekeleri aracılığıyla devletlere de rüşvet vererek gayet iyi geliyorlar. Yatırımlarını yapıyorlar. Bunlar asıl olarak AKP-MHP ile işbirliği yapan gruplar. Oradaki ideolojik yapı içerisinde kendine yer bulan gruplar. Ek olarak AKP-MHP yani İslamo-faşizmin kendi geliştirdiği STK'lar var. Bunlar aracılığıyla yardım sisteminin içerisine soktuğu mülteci grupları var. En altta ise kendi ülkelerinden de eğitimsiz, yoksul, çalışmak ve yaşamak için buraya gelmiş olan çok büyük bir grup var. Şimdi bu çok büyük bir grup yukarıdaki insanların İslamo-faşizmle birlikte geliştirdikleri baskıcı yapının görüntülerine kurban edilemez. Bunu hemen ortaya koymamız lazım. 
Dediğim gibi ben politik-iktisat analizcisi değilim, siyaset bilimi analizcisi de değilim ama şunu görebiliyoruz; Türkiye hala üretiyor. Yani bu üretme oranlarının büyümesi, para politikalarındaki bozulma ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin dışında üretim politikalarının devam etmesi, bizim dikkatle görmemiz gereken bir mesele. 

Şunu görüyoruz biz; 2020 ile 2022 arasında sigortalı işçi sayısında daha önceki yıllarda olmayan bir yükselme var. Bu yükselme önemli bir yükselmedir. Demek ki, ücretlerdeki düşüşe bakıyoruz, 2020’de aşağı yukarı 400 dolar olan asgari ücret şu anda 300 dolar civarına gerilemiş durumda. Çok düşük bir asgari ücrettir. Çalışan sayısındaki artışla birlikte, ki bunlar büyük oranda mültecilerden, kayıtsız alandan derlenen artıştır. Bir yandan da sigortalı işçi sayısındaki artıştır aynı zamanda. Asgari ücretteki bu gerileme bize neyi gösteriyor? Şunu gösteriyor; hele bu ülkenin yüzde 48’inin asgari ücret ve onun altında kazandığını düşünürsek, demek ki iki yıl öncesine göre bile Türkiye’de hane halkından daha çok kişi çalışma hayatına girmiş, çalışmak zorunda kalmış ama iki yıl öncesine göre dahil haneye giren gelir azalmış. Yani daha çok kişi çalışıyor, iki yıl öncesi gelire ulaşabilmek için. Şimdi bu bize yoksulluk politikalarında birçok şeyi gösteriyor. Örneğin işçinin çocuğu da işçi olacak. Hatta işçinin çocuğu artık kayıtsız işçi olacak. Sevgili Hacer Foggo’nun da dediği gibi; derinleşmiş bir yoksulluk sistematiği devam ediyor. İnsanlar sistem içerisinde görünüyor ama sistem-dışı çalışıyor. Veri sistematiği son derece bozuk. Vergi toplama vb, bunlar maliye politikaları. Şunu da görmemiz gerekiyor; zaten zorla kazandığı bu gelirden bir tehditle insanlar vazgeçemezler. Yani sosyal yardım politikalarına muhtaç edilmiş, asgari ücret gibi korkunç bir rakama muhtaç edilmiş insanlara bizim ulaşmamız gerekiyor. Bunların bir kısmı da mülteciler üstelik de. Birlikte hareket etmemiz, birlikte sınıf politikaları üretmemiz ve birlikte kalkışmamız gerekiyor. Bu yapıyı devşirmedikçe, bu yapıyla birlikte hareket etmedikçe, buradaki ırkçı yapıları beraber kırmadıkça bizim söylemlerimiz de maalesef bu ırkçılığa karşı, bu milliyetçiliğe karşı sönük kalır. Yapısal olarak da kendimizi daha zayıflamış buluruz. Yapabileceğimiz tek şey bu. Mülteci politikalarındaki iki yüzlülüğü, devlet-kaçakçı iş birliğini, burada dönen tüm rüşvet çarklarını, insanların güvencesiz ve yardıma muhtaç halde bırakılmalarını, kendisinin de sömürgecilerin elinde hırpalandığını söyleyen bir halkın yeni gelene uygulanan sömürgeciliği protesto ettiğini ve onlarla birlikte çalıştığını görmeden Türkiye’ye dönük, Türkiye’ye yönelik böyle bir sınıf politikası geliştirmeden başarılı olamayız. Benim söyleyebileceğim bu.